Düzenli olarak iki haftaya bir toplanıyor, arkadaşlarla önceden belirleyip okuduğumuz kitaplarla ilgili değerlendirmeler yapıyor, çıkarımlarda bulunuyoruz.
Kitaba, yazara çok farklı yaklaşımlar oluyor.
Farklı bakış açıları işte.
Buradan şunu söylemek isterim: Sizler de yaşadığınız şehirlerde arkadaşlarınızla bir kitap kulübü kurunuz.
Bol bol kitap okuyunuz.
Hayatınız kitap olsun…
Şiddetle tavsiye edilir.
Dört yıldır ara vermeden sürdürdüğümüz kitap kulübünde, dünya klasiklerini, Cumhuriyetin ilk yıllarındaki yazarları ve de günümüz yazarlarını okuduk.
Değerlendirdik, yorumladık, çıkarımlarda bulunduk.
Kitaplarla ve kitapların yazarları ile ilgili bir bilgi birikimimiz az da olsa oluştu.
Heybemizi kendimizce doldurduk.
Elif Şafak’tı okuyacağımız yazar, iki hafta önceden belirlemiştik.
Çoğu kitabını önceden okumuştum.
“Aşk” romanını çok başarılı bulmuştum.
“Babam ve Piç” kitabı da iyiydi.
“Havva’nın Üç Kızı” romanı şiddetle tavsiye edildi. Merak ettim doğrusu; okumam gerektiğini düşünerek, evime ne yakın kütüphaneden kitabı gittim, aldım; bir solukta okudum, bitirdim.
Postmodernist yazarlar; hep bilindik meseleleri konu ediniyorlar, aynı çıkarımlarda bulunuyorlar.
Onu fark ettim.
Orhan Pamuk’un kurgusu ile Elif Şafak’ın kurgusu, vermek istedikleri mesaj aynı…
Kafası karışık bireyler…
İdeal yoksunluğu…
Davaya inançsızlık…
İhanet, çözülme, kaçış…
Mutsuz insan…
Bireysel yaşam…
Romanda kahramanlar; köylüler, şehirliler, islamcılar, solcular, sağcılar, milliyetçiler, ateistler, inançlılar, cahiller, zenginler, yoksullar…
Bunların çatışmaları…
Cahille bilgili, zenginle fakir, iyi ile kötü, dürüst ile sahtekâr aynı değerde, eşit mesafede…
Kim değerli, kim değersiz…
Belirsiz…
İnsanlığın, toplumsal serüvenini yok saymak, postmodernist bir bakış açısını idealize etmek için, tüm toplumsal gerçekleri kendinize göre şekillendirmek, genel geçer doğruymuş gibi kurgulamak okuyucuya karşı yapılmış bir haksızlık değil midir?
Nereden çıkartıyorsunuz, hangi gerçeklerden feyz alıyorsunuz?
İnsanoğlunun karanlıkla mücadelesi hiç bitmemiş, her daim varolmuştur.
Hiç bitmeyecektir de!
Aydınlık, karanlık savaşı uzlaşmaz.
Uzlaşamaz…
Aydınlık; iyiyi, güzeli, doğruyu, hoşgörüyü, dostluğu, sevgiyi, saygıyı; adaleti, dürüstlüğü, hakkaniyeti, bilimi…. temsil eder.
Büyük bedeller öder.
Karanlık; kötülüğü, çirkinliği, kemliği, düşmanlığı, eskiyi, ilgisizliği, duyarsızlığı, bencilliği, bireyciliği… temsil eder.
Hiç bedel ödemez.
Romandaki başkahraman Peri; arada, derede kalmış bir kişi değildir.
Kişiler arada kalmazlar.
Tercih derdine düşmezler.
Neyse odurlar.
Romanda geçen kahramanlar, mekândan bağımsız anlatılmak istenmiş, “coğrafya kaderdir” gerçekliğinden kopuk olaylar örgüsü ile bir mesaj verilme kaygısına düşülmüştür.
Kişilerin yaşadığı mekân, toplum, kültür, değer, norm, statü önemlidir.
Hele okuduğu üniversite çok çok önem arz eder.
Dünyanın en tanınmışı olan İngiltere’deki Oxford üniversitesinin kişiler üzerinde hiçbir etkisinin olmaması, etki yaratmaması garip değil midir? Üniversite iklimi romanda hiç konu edilmemiştir.
Şirin, Mona ve Peri...Şirin’in ateistliği, cinsel yaşamı olumsuzlanarak, romanın kötü kadını
ilan edilmiştir.
Hocası Asur ile cinsel ilişkisi delil olarak gösterilmiştir. Peri’nin babasının içki içmesi de tüm seküler camiaya mal edilmiştir. Mona, dini değerlerinden dolayı olumlanmış, masumlaştırılmış,
haksızlıklara karşı başkaldıran, mazlumun yanında birisi gibi gösterilmiştir.
Peri, Türkiye’nin içinde bulunduğu toplumsal, siyasal duruma benzetilmiş.
Ne iyi ne de kötü, bir arada bir derede ikileminde bırakılmıştır.
Peri’nin abileri, annesi…
Türkiye’den kareler…
Toplumlar, sınıfsal meselelerden dolayı bölünürler.
Mesele sınıfsaldır.
Üretim araçlarının kimin elinde olduğu ile ilgilidir.
İnançlar kişinin, kişisel tercihidir; ayrışmaya bir neden değildir,
olmamıştır.
Hiçbir zaman temel mesele haline gelmemiştir, getirilmemiştir.
Ülke insanımız meseleye böyle bakar.
Elif Şafak dile hakimdir, akıcı yazmaktadır; kitapları bir solukta
okunmaktadır.
Tabii ki çok okunan, ünlü bir yazardır.
Kalemine diyeceğim birey yoktur ama romanın verdiği mesaja diyeceğim çok şey vardır.
Son söz…
Toplum mühendisliği yapmanın bir gereği yok!