banner309

banner225

banner209

24 Ocak 2020 Cuma

İstanbul seçimlerinin kaderini değiştirecek karar;

Cuma İçten “Biz, Türkiye'nin kardeşliği ve kalkınması için çalışıyoruz“

Cuma İçten "Biz Türkiye'nin kardeşliği ve kalkınması için çalışıyoruz"

23 Haziran 2014 Pazartesi 19:53
Cuma İçten “Biz, Türkiye'nin kardeşliği  ve kalkınması için çalışıyoruz“
banner267
 Reyhan Aydın: Sayın vekilim; öncelikle hoş geldiniz. Siz daha önce İstanbul’da görev yaptınız. Diyarbakır’da doğup büyüdünüz ve şuanda Ankara’da Diyarbakır Milletvekili olarak görev yapıyorsunuz. Ve hala İstanbul’da bazı çalışmalarınız var. Bu çalışmaları nasıl yürütüyorsunuz? Bu kadar yoğun tempoya nasıl yetişiyorsunuz? 

Cuma İçten: Hoş bulduk teşekkür ederim. İstanbul, Türkiye’nin özeti aslında; Diyarbakır’ın da, Mardin’in de, Edirne’nin de, Hakkâri’nin de özeti İstanbuldur. Birçok ideolojiden, farklı hayat tarzı olan insanların yaşadığı bir şehir. Biz de yaklaşık, 23 yılımızı İstanbul’a verdik. 23 yıldır İstanbul’dayız. İşlerimiz, dostlarımız ve arkadaşlarımız burada. Siyasete başladığım yerdir İstanbul... 

Siyaseti buradan öğrendik, tabi teşkilatçılığı da. Kadıköy gençlik kollarında başladığım dönemde, Sayın Başbakanımızda İstanbul İl Başkanıydı. Dolayısıyla Başbakanımızın yetiştirdiği insanlardan biriyim diyebilirim. Bundan da onur duyuyorum. Ama Erbakan Hoca’ya da Allah rahmet eylesin, onunda o yıllarda üzerimizde emeği var. Siyasete İstanbul’da girmenin, Türkiye’de siyaset yapmanın ciddi faydalarını gören birisiyim. Çünkü İstanbul kurumsallaşmış teşkilatların olduğu, teşkilatın ne anlam ifade ettiği bir yerdir. Siyaset, ideoloji ve davanın ne olduğunu bilenler, burada kurumsal bir yapı halindedir. Bu bağlamda bizde davayı İstanbul’da öğrenenlerdeniz, Sayın Başbakanımız gibi. Nitekim İstanbul siyasi anlamda o kadar bereketlidir.  Sayın Başbakanımızda; Beyoğlu ilçe Başkanlığı İstanbul İl Başkanlığ ve İstanbul Büyükşehir belediye başkanlığı yaptıktan sonrada Allah O'na böyle güzel bir ülkede başbakanlığı nasip etti. Şimdi İnşallah Cumhurbaşkanlığını da nasip edecek. 

Burada öğrendiğimiz siyasette bizi Diyarbakır’da çok daha güçlü yaptı, dostlarımızla beraber. 

Teşkilatçılığın bizi, Diyarbakır’daki diğer siyasetçilerden bir iki adım önde götürdüğünü gördük. Aslında bu strateji planlı yapılan bir iş değil, doğamızda olan reflekslerimiz bize güneydoğuda da öne çıkardı. O da şundan dolayı; yaşama dokunuyorsun, insanlarla sürekli birlikte bir araya gelebiliyorsun ve nereye nasıl girmen gerektiğini çok iyi biliyorsun. Çalışmaların planlı programlı Stratejik olmaya başlıyor, hafızası oluşuyor ve davaya inanan bir ekiple bunları yapıyorsun. Hem İstanbul’da ki dostlarımız ve çevremizin, arkadaşlarımızın bizi sahiplenmesinin bizi getirdiği bir ekiplik, hem Ankara’da hem de Diyarbakır’da. Tüm bu üçü bir araya geldiği zamanda siyasette çok doğru adımlarla çok doğal bir şekilde yürümüş oluyorsunuz.

Belki İstanbul’da siyaset yapan birisi olarak “neden” ? Diyarbakır diye sorarsanız, çünkü bu merak edilen bir soru olduğundan, bunu söylüyorum. Diyarbakır bizim sevdamızın, bizim aşkımızın olduğu bir yer.. Orada doğdum, orada büyüdüm, orada yaşadım. İstanbul’da da bir parçamız vardı ama hiçbir zaman, Diyarbakır parçamızı ötelemedik. Gizlemedik. Saklamadık. Belki İstanbul’da yaşarken, Diyarbakırlıyım demeye insanların çekindiği dönemlerde biz, “Diyarbakırlıyım” demekten gurur ve onur duyduk. Ötelenmedik mi? Evet, zaman zaman ötelendik. Ama Diyarbakırlı olmak çok daha farklıdır. Çünkü misafirperver insanların yaşadığı bir yer. 33 medeniyete ev sahipliği yapmış,

Peygamberler ve sahabeler şehri. Nitekim bu yönünün de Batıda bilinmediğini gördük. Bu yönünü hep göstermeye, öğretmeye, anlatmaya çalıştık. Dolayısıyla Sahabelerin, Peygamberlerin ve medeniyetlerin olduğu bir yerde; hele hele ki insanlarımız hizmete açken, davaya açken, kendilerini ifade etmeye açken diğer taraftan teröre de çok ciddi bedeller ödeyen Diyarbakır’a hizmet etmeyi daha anlamlı buldum. İstanbul’da ki dostlarımızın desteğiyle de Diyarbakır’da Allahu Teala vekilliği nasip etti. 16 yaşında siyasete başladığımda “Milletvekili olacağım.” dedim. Allah’ta nasip etti. Kolay oldu mu? “Hayır” çok zor oldu. Uzun bir yol kat ettik. Fatih Belediyesinde meclis üyeliği yaptım 5 yıl, Ak Partinin Eminönü teşkilatı kurucularındanım ve Eminönü İlçe Başkan yardımcılığı yaptım. Fatih’te İlçe Başkan yardımcılığı yaptım. Daha öncede Kadıköy’de de Refah Partisi Gençlik Kollarındaydım.

Yıllarca Fatih’te ikamet ettik. Göztepe, Kadıköy’de yıllarca kaldık. Böylece siyaset hayatımız; İstanbul’da başlayıp, Diyarbakır’da zirveye geldi, diyebiliriz. Şimdi de Diyarbakır’la beraber hem Ankara’ya hem İstanbul’a ve Türkiye’deki tüm insanlarımıza, kimseyi ayrıştırmadan hizmet etmek istiyoruz. Evet, burada ben öncelikle Diyarbakır milletvekiliyim. Ama bizim önceliğimiz insan... Nerde bir sorun varsa kapımız açık. 

Nitekim meclise oturduğum zamanlar bakıyorum. Bana sadece Diyarbakırlılar gelmiyor. Özelikle sıralamaya koyarsak; Diyarbakır, İstanbul, Bingöl ,Adıyaman sonra Malatya..Bu sıralama çok yoğun bir şekilde yürüyor. Facebook ve Twitter sanal medyayı da iyi kullandığımız için Türkiye’nin her ilinden ve ilçesinden Ankara’mızı ziyaret edenler oluyor. Dileklerini, temennilerini ve şikâyetlerini sorunlarını bize anlatan insanlarımız oluyor. Bizde o sorunları çözmeye çalışan bir vekil olmaya çalışıyoruz. Yoğunluğumdan da memnunum. Hepsine de “Elhamdülillah” yetişiyoruz. Onun da sebebi görevi dağıtmak, denetlemek, takip etmek ve en önemlisi, insanlarla ilgilenmek, bu yeterli.

 

Reyhan Aydın: Bilindiği üzere Türkiye’nin çok yoğun bir siyasi gündemi var. Diyarbakır anneleri, Kuzey Irak ve Türkiye’nin Petrol anlaşması, IŞİD örgütünün Musul’u işgali ve “Çözüm Süreciyle” ilgili gerilimli bir süreç... 

Ben öncelikle şunları sormak istiyorum. İmralı ve Kandil Çözüm Sürecinin neresinde? İmralı “ak” derken, Kandil neden “kara” diyor? Bunlar gerçekten Kürt halkını temsil ediyorlar mı ve Kürt halkını gerçekten kim temsil ediyor? 

Cuma İçten: Öncelikle İmralı Kürtlerin de içerisinde azınlıkta olan bir kesimin itibar ettiği bir kişi. Yani birileri sevebilir, sevmeyebilir. Ama reel bir durum var. Otuz yıldır Türkiye de bir terör var ve zamanında bu terörü yapanların elinde güçlü argümanlar var ve bu argümanlar üzerinden de 50 bin insanımızın da bir kaybı var.Dolayısıyla da İmralı’nın sözünün geçtiği bir kesim var.Bunun öncelikle altını çizerek söylüyorum. Ama şöyle bir gerçeklikte var.Kürtler, İmralı’dan ibaret değil, yani Kürtleri İmralı asla temsil edemez.Kürtleri sadece bir siyasi partiye hapsetmek, Kürtlere en büyük hakarettir.Kürtlerin içerisinde farklı siyasi ideolojilere ve davalara mensup insanlar vardır .PKK’da, KCK’ da, BDP-(HDP) de, Hüdapar’da, Hakpar’da hatta Ak Parti’de sadece bunlardan bir Kesimdir. Ama daha birçok örgütsel kesimler vardır. İsimlerini sayamadığım. Dolayısıyla PKK, asla ve asla Kürtleri temsil eden bir yapı değildir. Siyasi arenada, bugünkü adıyla HDP, Kürtleri temsil eden bir siyasi parti değildir. Evet, bir kısım Kürtlerin oy verdiği bir partidir, ama Kürtlerin en çok oy verdiği siyasi partide Ak Parti’dir. Kürtler Ak Partiye çok oy veriyor diye; Ak Parti Kürtleri temsil ediyor, ama Kürtler Hakpar veya Hüdapar’a az oy veriyor diye, onlar Kürtleri temsil etmiyor demek doğru değildir. Ak Parti sadece Kürtlerin partisi değil, Ak Parti doğusuyla batısıyla tüm Türkiye’nin partisidir, herkesi kucaklayan bir partidir. Ve Kürtlerinde en çok teveccüh gösterdiği partidir. Ve diğer partilere de teveccüh göstermektedirler. Batı kamuoyunun bunu iyi algılaması lazımdır. Zaten PKK’da KCK, HDPde “biz Kürtler” diye cümlelerini kurmalarının sebebi “biz Kürtleri temsil ediyoruz "demelerinin sebebi; Türkiye ve dünyada bu algıyı oluşturmaya yöneliktir.”Evet Kürtler bizim gibi düşünüyor.” algısını oluşturmaya yöneliktir. Ve nitekim de bu konuda maalesef başarılı oldular. Eğer PKK, Kürtleri temsil ediyorsa, sonuç olarak 30 yıl boyunca ölenlerin neden % 70-80’i Kürt’tür. Böyle bir yargıda bulunmayı ben yanlış görüyorum. Bir insanın dili dini ırkı ne olursa olsun bir insanın ölümü önemlidir. 

İnsanların ölmemesi gerekir. Bir insanin ölmesiyle bin insanın ölmesi arasında hiçbir fark yoktur. Bu insanların ölümü üzerinden sayıları gündeme getirmekte doğru değildir.

PKK’nın homojen yapısının içerisinde özellikle küresel ekonomik gücü elinde tutan ve farklı devletlerle bağlantısı olan bu ekonomik güçlerin Ortadoğu toprakları üzerinde, özelikle Türkiye’de oynadıkları herkesçe bilinen çok klasik oyunlar vardır. Bu oyunların içerisinde PKK en fazla yer alan homojen örgüttür. Bunu, şundan dolayı söylüyorum. İmralı dediğiniz gibi Kürt meselesinin bittiğini, silahların bırakılması gerektiğini, silahların susması gerektiğini ve barışçı bir ortam olduğunu ve süreci destekleyen açıklamalar yaparken; Kandil’in bazen tersine açıklamalarda bulunması veya HDP’nin şiddeti arttıran, elini sıvazlayıp keşke birileri ölse bende bunun üzerinden siyaset yapsam yaklaşımı, Avrupa’nın da aynı konulara farklı bakış açıları, aslında PKK içerisindeki homojen yapının bir ispatıdır. 

Ama tüm bunlara rağmen PKK için İmralı önemlidir. Ve tüm bunlara rağmen İmralı’nın sözü iyi ki hale geçiyor. Çünkü garip olan şudur ki; şuan İmralı HDP’ de siyaset yapanlardan daha fazla kafası demokratikleşti ve demokrasi isterken, İmralı’yı takip eden bir kısımda onu çok geriden takip ediyor. 

Yani İmralı özgürlükler noktasında hepsinden daha önde. 

“Acaba PKK’yla devlet arasında bir anlaşma mı yapıldı? Ülkeyi bölüyorlar mı? Belki gizli anlaşma yaptılar bizim mi haberimiz yok?” Birileri hep bu tür sorularla ortamı bulandırmaya çalışıyor. Onlara da şöyle cevap vermek lazım. Biz, kimseyle anlaşma yapmadık. Eğer biz biriyle anlaşma yapmış olsaydık, Büyükşehir yasası çıktığı zaman HDP, biz demokratik özgürlük istiyoruz, demokratik özerlik geldi, kabul ediyoruz gibi argümanlar; batıda da kardeşim bak bu insanlar ülkeyi böldü, gibi argümanlar, tutarlı olurdu. Verilmiş olan sözler yerine getirildi. Ama şuan geldiğimiz noktada bu kişilerin dediği her şey havada asılı kaldı. Ana dilde öğretim hakkı verildi, bu ülke bölünmedi. Büyükşehir yasası çıktı bu ülke bölünmedi. Silahlar susuyor, bu ülke yine bölünmedi. Ya bu ülke nasıl bölünecek? “Bu ülke bölünmez” dolayısıyla da bölünemeyeceğini herkes görmüş oldu. Öcalan’ın talep ettikleri şuan nedir?

Bu soruya cevap vermek lazım. Çözüm sürecinde ben bir Kürt olarak, Kürt sorununun çözüldüğünü söylüyorum. Ama belki radikal derecede PKK içerisinde yer alan bazı kişiler çözülmediğine inanabilir.

 
Cuma İçten Ak parti Diyarbakır Milletvekili

Ben ne için bunun çözüldüğünü söylüyorum. O zaman peki ne kaldı? Yani Kürtler ne istiyor? Anadilde öğrenim var mı? Var. Faili meçhul cinayetler bitti mi? Evet. Kendini ifade eden tüm kültürel ve sosyal haklar verildi mi? Evet. Geriye ne kaldı? PKK’nın talebine göre iki şey kaldı. Biri anadilde eğitimdir ki bu anayasa değişikliğini gerektirir. Meclisin şuan ki sayı çoğunluğu bu anayasa değişikliğini sağlayamıyor. Diğeri de genel aftır, PKK silah bırakmadığı sürece ne MHP ne CHP ne de Ak Parti genel af noktasında bir uzlaşı sağlayamayacaklardır. Bu da doğaldır. Dolayısıyla önce PKK’nın silahları bırakması gerekiyor. 

 PKK’nın içerisinde çözüm sürecini destekleyen var mıdır? Evet vardır. Şuan çözüm süreci tek başına Ak Partinin yürütebileceği bir süreç değildir. Tek başına istese de Ak Parti çözüm sürecini yürütemez.

Çünkü bu işin bu masanın etrafında oturan onlarca dinamiği vardır. Ve PKK da bunlardan bir tanesidir.

HDP bunlardan bir tanesidir. Dediğim gibi Kürtler, sadece PKK’dan ve HDP’den ibaret değildir ki çözüm süreci sadece Ak Partiyle HDP arasında yürüsün. Yani Kürtlerin muhatap alanı geniş bir perspektiftir. Önemli olan çözüm sürecinin desteklenmesidir. Nitekim ben şunu görüyorum: çözüm süreci PKK’nın da içerisinde, KCK’ nın da içerisinde, HDP’nin de içerisinde, Hakpar’ın da içerisinde çok ciddi anlamda destek görmektedir Ama çözüm sürecinden rahatsız olan kesimler var mıdır? Evet, vardır. Çözüm sürecinden devletin içerisinde paralel uzantılar rahatsızdır. Nitekim 12 yıldır, paralel uzantılar çözüm sürecini provaka etmiştir. Çözüm sürecinden, PKK ‘nın içerisindeki derin yapılar da rahatsızdır. Çözüm sürecinde HDP içerisindeki paralel yapıda bundan rahatsızdır. Destekleyenler olduğu gibi, karşı çıkanlarda vardır. Nitekim bayrağımızın indirilmesi ile ilgili provokasyon ve Lice olayları PKK’nın ve HDP’nin kendi içerisindeki paralel yapının devletteki paralel yapıyla işbirliğidir. Bana göre buda ortaya çıkmıştır.

 17 aydır da hiçbir çocuğumuzun cenazesinin gelmemesine rağmen, yollar kesiliyor, iş adamları kaçırılıyor ve hala PKK farklı yönlerde teröre yönelik eylemi yapıyorsa bu çözüm sürecini provoke etmeye yönelik olduğunun ispatıdır ve bir paralel yapıyla da işbirliğini göstermektedir. Tüm bunlara rağmen çözüm süreci yürüyecektir. Devlet sabır ve sebat gösteriyor lakin bu sabrı da birileri zorlamaya çalışsa bile yürümeye devam edecektir. Ama kimse devletten ve hükümetten şunları beklemesin. Çözüm süreci var , “ben yol keserim”, çözüm süreci var “ben iş adamlarını kaçırırım, askeri kaçırmaya devam ederim” bizim bunlara göz yummamızı kimse beklemesin. Buna asla göz yummayacağız. Çünkü devlet teröre bulaşmayan, hukukun içerisinde olan, toplumda hukuka uygun yaşayan birilerinin hakkını korumak zorundadır. Bu anlamda hukukun dışına çıkanlara karşıda müdahale edecektir.

Bir başka önemli konu, 30 yıldır akan bir kardeşkanı vardı. Herkes terörden yaka silkmişti. Özellikle PKK tarafından oluşturulan, hatta Ak Parti iktidarına kadar da devletten tarafından da oluşturulan, bir korku imparatorluğu... Şimdi ise artık devlet “baba –anne şefkatiyle” vatandaşına sarılırken, Kürtler, Kürtlerden korkuyor. Çünkü PKK zulmü var. Bunu neden söylüyorum. Eskiden devlet zulmünden köye gidilmezdi, şimdi PKK’nın korkusundan köye gidilmiyor. İlginç olanda budur.

 

Reyhan Aydın: Sayın Vekilim, Diyarbakır’daki annelerin çocuklarını istemelerine yönelik eylemlerini nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Cuma İçten: Çözüm süreciyle birlikte bir şey oldu ki, bu çözüm sürecinin bereketidir. İlk defa sivil vatandaş PKK’ya karşı bir direnç gösterdi. O da annelerin çocuklarını istemeleri ile ilgili eylemdir.Ben, İki yıl önce 15/16 yaşında yaklaşık 1000’in üzerinde dağlarda çocuklarımızın olduğunu ve bunlarında bizim canımız ciğerimiz olduğunu ifade ettim.Tabiri caizse Türkiye’de kıyamet koptu.Sosyal medyadan ve yazılı basından saldırıya uğradım ama bir türlü aslında orada ne demek istediğimi anlamadım.Çünkü deniliyor ki “Cuma İçten, teröristler bizim canımız ciğerimiz” dedi .Oysa biz henüz 15/16 yaşında, daha oyun çağında olan çocuklardan bahsettik.Onların masumiyetinden ve bu siyasi olayların farkında olamayacak kadar küçük olduğunu anlatmaya çalıştık..Bu çocuklar hukukende çocuk, İslami açıdan da çocuk, bizim gözümüzde de çocuk. 15 yaşındaki bir çocuk nasıl terörist olabilir. Ben bunu anlatmaya çalıştım. Cümleleri kesip aldılar. Türkiye kamuoyuna da bizi PKK’lı ilan ettiler.

Nitekim bu çocukların, ilk defa Kürt anneleri, Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanlığının önüne gidip; başka bir Kürt anneden istediler. Gülten Kışanak bir annedir. Onunda bir kızı var, şuan üniversitede okuyor. O da anne olduğu için, diğer anneler çocuğunu o anneden istedi.Ve bu Türkiye gündemine taşındı. Bu olay öncesinde Beşgül ailesi tek bir aile olarak bir oturma eylemi başlattı ve PKK on gün içerisinde çocuğu teslim etti. Çocuğun geldiğinin ertesi günü yaptığı ilk şeyde kardeşleriyle birlikte sokakta oyun oynamak oldu. Çünkü bu çocuk! Beşgül ailesinin bu adımı ciddi bir sinerji oluşturdu. Ve Büyükşehir Belediyesinin önünde beş aile daha oturma eylemi yaptı, şuan bu ailelerin sayısı Diyarbakır’da 100’ü geçti. Biliyorsunuz bir operasyon yapıldı bu ailelerden 4 tanesinin çocuğu geri alındı. Diğer ailelerde çocuklarını geri almak için eylem yapıyorlar.

Üzücü olan şudur ki; Gerek BDP’nin içerisinde siyaset yapanlar gerek KCK da olanlar dediler ki; “Bu çocuklar kendi isteğiyle gitmişlerdir.” Bu cümle bir siyasetçi için bir skandaldır. Çünkü bunu ifade eden siyasetçilerin çocuğu özel okullarda okurken kendileri bu davanın içinde olduklarını söylemesine rağmen, garibanın çocuğu üzerinden siyaset yapıp rant elde etmelerini de kınıyorum. Çünkü o zaman adama sorarlar. Derler ki eğer bu çocuklar kendi iradeleriyle dağa çıkmışsa onların deyimiyle “kendi davalarına sahip çıkmışsa” senin çocuğun; senin davana inanmıyor o zaman.

Bir siyasetçide şu cümleyi kullandı. Dedi ki “Biz dağa çıkan çocuklarımızla gurur duyuyoruz.” Bende onlara soruyorum “ O zaman siz kendi çocuğunuzla gurur duymuyor musunuz?”. Burada asıl olması gereken ne kendi çocuğu dağa çıksın, ne de gariban ailelerin çocuğu dağa çıksın. Biz hiçbir çocuğun dağa çıkması taraftarı değiliz. Buna Selahattin Demirtaş’ın çocuğu da dahildir. Dolayısıyla çocuklar okula gitmeli, eğitim almalı, kendilerini yetiştirmelidir. Bunlar bizim geleceğimizdir, eli kalem tutmalıdır, silah değil.

Ama anlamlı olan Diyarbakır’da annelerin sesinin yükselmesi ama anlamsız olanda dünya kamu oyunun, batı kamu oyunun, basının üç ağacın yer değiştirilmesi için kıyametleri kopartıp; sadece Diyarbakır değil tüm bölgede dâhil 1000 ailenin çocuğunun kaçırılarak dağa çıkarılmalarına sessiz kalmasıdır. Bu çok tehlikelidir. O zaman insanlık onuru, demokratik bakış açıları ve onların tarafsızlığı nerde kalır? Bunun da görülmesi fark edilmesi lazım.



Reyhan Aydın: Dediğim gibi Sayın vekilim, gündem yoğun. Yakın zamanda Türkiye Kuzey Irak'la bir petrol anlaşması imzaladı. Bu anlaşma sizce bölge ülkeleri ve ABD’yi rahatsız etti mi? IŞİD örgütünün Musul’u işgal etmesinin bu anlaşmayla bağlantısı olabilir mi?

Cuma İçten: Zaten şöyle bir durum var; çözüm sürecinin başlamasıyla birlikte Türkiye’de terörün bize maliyeti olan 1 trilyonluk bir para Türkiye’nin cebinde kaldı. Bir trilyon dolar bir terörün maliyeti... Bir buçuk yıldır, artık bu konuya para harcamıyor. Bu birilerini rahatsız etti. Terörün bitmesiyle gerek kültürel, gerek sosyal ve gerekse ekonomik-sanayileşme yatırımları noktasında sadece Doğu ve Güneydoğu Anadolu değil, Türkiye’nin her metrekaresinde çok ciddi yatırımlar ve devrimler oldu.  Bunlardan en önemli olan şey şu; Türkiye İMF’ye olan borcunu bitiriyor, Türkiye 3. Köprüyü yapıyor, Türkiye dünyanın en büyük havalimanını yapıyor, Kanal İstanbul Projesini yapıyor, Marmaray Projesini yapıyor, denizin altından araçları yürütüyor, nükleer anlaşmalar yapıyor ve bakın bunların hepside bir buçuk yıllık süreçte yani çözüm sürecinde oluyor ve sıçrama tahtası oluyor. İMF’ye olan borç çözüm süreciyle denk geliyor bu çok önemli bir şey. Bu da birilerini rahatsız etti. Çünkü Türkiye’nin büyümesi, gelişmesi, demokratikleşmesi ve normalleşmesi İnsanlarımızın hayat standartlarının yükselmesi, gelirlerinin artması, huzur mutluluk ve barışın artması birilerini son derece rahatsız etti. Bu rahatsızlığı duyanlar zaten 17 Aralık üzerinden, gezi olayları üzerinden, dershane olayları üzerinden, Mit soruşturması üzerinden ve seçim süreci öncesi her türlü provakasyonlarla bu işi bozmaya çalıştılar. Ama “Elhamdülillah” hem çok güçlü bir liderimiz vardı Sayın Recep Tayyip Erdoğan. Çünkü insanlarımız eski insanlarımız değil, Türkiye’de eski Türkiye değil, bu yüzden de başaramadılar.

Ben,  Ak Parti iktidarına kadar Türkiye’yi tam bağımsız olarak görmüyorumdum, bunu açıkça söyleyeyim. 

Türkiye bağımsız değildi. Türkiye’nin bağımsızlığını sağlayan Ak Parti İktidarıdır. Çünkü Ak Parti İktidarından önce dış küresel güçlerin Türkiye yönetimi üzerinde etkisi vardı. Ak Parti İktidarıyla birlikte millet ilk defa yönetime el koymuş ve artık millette devlet olmuş dolayısıyla da yönetmeye başlamıştır. Daha önce derin güçlerin dediği oluyordu. Halk ötelenmişti. Kimse milleti de takmıyordu. Bunun kırılması, büyümesi ve gelişmesi, demokratikleş-mesi ve normalleşmesi rahatsızlık duyanlar; gezi olayları, Hakan Fidan üzerinden başbakana ulaşma çabaları, dershane olayları, 17 ve 25 Aralık darbeleri ve daha bir çok olaylarla millet iradesine darbe vurmaya çalıştılar. Ama tutmadı. Milletimiz sağduyulu davrandı ve milletimiz liderine de, ülkesinde sahip çıktı.Oyunlar bozuldu.Hepsi de dikkat edin, çözüm süreciyle birlikte oğunlaşmıştır. Dolayısıyla asıl sorun kanın durmasıdır. Çünkü Türkiye’yi asıl oyalayan şey odur. 50 bin insanımız katledilmiştir. Bunların içerisinde 10 binlerce şehidimiz vardır.Belki 50 binden fazla da gazimiz vardır. Şimdi de hal böyle olunca da Türkiye’nin sorunu kalmadı. Oysa Türkiye’nin sorunlu bir ülke olması gerekiyor ki birileri rant sağlamaya devam etsin.Baktılar Türkiye’deki hiçbir operasyon faaliyeti sonuca varmıyor.Ve baktılar ki seçimlerle de bu iş olmuyor. Bir sürü alternatif şeyler çıkardılar.”Olmadı..Olmadı.” Tam tersi Ak Parti girdiği tüm seçimleri “ Elhamdülillah” oyunu yükselterek aldı.

Şimdi dış ülkeler üzerinden Türkiye’ye kumpas ve oyun kurulmaya çalışılıyorlar. Bunlardan birisi de “IŞİD” olayıdır.  Ve çok acı olan da; IŞİD’in İslami argümanları kullanmasıdır. İslam da dezenformasyon oluşturmaya çalışıyorlar. 

Düşünebiliyor musunuz? Biri elinde kılıç “Allahu Ekber ” diyerek birinin başını kesmeye hazırlanırken, birazdan başı vurulacak olan kişi de şahadetini getiriyor. Bunun ne İslam’la alakası var, ne Kuran’la ne de Allah ile. Kendilerini İslami bir örgüt olarak lanse ettiler, ama IŞİD bana göre; dış mihraklar tarafından kurulmuş, asıl amacıda İslam ‘a en büyük darbeyi vurmaktır. İslam’ın zarar görmesini sağlamak, insanların kafasındaki İslam anlayışında terörü kazımak istiyorlar. Özellikle batı kamuoyunda “İşte Müslümanlar teröristtir, bakın adam öldürüyorlar, bütün Müslümanlar böyledir” diyerek İslamiyet’i karalamaya çalışılıyorlar. IŞİD’in içerisinde de farklı ırklara ait binlerce insan vardır ve bunların içerisinde Kürtler de vardır. Bunun dışında Araplar, Sunniler, Afganistanlılar da vardır. Özellikle Afgan-Rus savaşında görev alan mücahitlik yapanlarında yer aldığı bir örgüttür. 

Dolayısıyla IŞİDşu an, Esad yönetimine hizmet ediyor ve Esat’tan yana bir tavır koyuyor. Şimdi Kuzey Irak petrollerinin dünyaya açılması, küresel güçleri ve özellikle küresel ekonomik gücü elinde tutanları (özellikle devletleri söylemiyorum çünkü ekonomik gücü tutanların devletleri yok ) son derece rahatsız etti. Onlarda şimdi Musul’u IŞİD’e işgal ettirerek, Türkiye’ye bir gözdağı vermeye çalışıyorlar.

Tabi burada Irak’ın pozisyonu, Suriye’deki olaylar, Irak’ın bu işe duyarsız kalışı, Maliki’nin bu işe göz yumması...Bunların tamamen deşilmesi, araştırılması ve iyice incelenmesi lazımdır. Ama şu bir gerçektir. Türkiye bu kumpasa düşmeyecektir. Ve Türkiye yanı başındaki komşularının evinde çıkan ateşe de gözünü kulağını kapatmayacaktır. Yani bizim komşumuzda bir yangın varsa, biz ne yaparız, refleks olarak? Elbette ki o yangını söndürmeye yönelik adımlar atarız. Buda doğaldır. Bu Amerika’nın yapacağı bir refleks değildir. Bu Rusya’nın yapacağı bir refleks değildir. Çünkü biz komşuyuz. Irak’ta zamanında kimyasal silah kullanıldığı zaman binlerce insana kucak açan biz olduk. Sonra onlar evine döndü. Biz Suriye içinde aynı şeyi yapıyoruz. İnsani onur noktasında bu işe yaklaşıyoruz. O insanları Türkiye’de misafir ediyoruz. Onlarla ilgileniyoruz. Dolayısıyla Irak’ta olabilecek bir konu ve özelikle sınırımızı ilgilendiren Irak’ta da olabilecek kuzey yani Kürdistan bölgesinde oluşacak olan olaylarda da bizden; kimse sessiz kalıp, göz yummamızı beklemesin. Hele hele bu işin içinde IŞİDgibi bir örgüt varsa ve insanları katlediyorsa bizim sessiz kalmamız mümkün değildir. Biz, bir hukuk devleti olarak ne yapacağız. Birleşmiş Milletler üyesiyiz. Dolayısıyla BM ne Suriye’deki olaya, nede Musul’un işgaliyle ilgili olaylara sessiz kalması mümkün değildir. Kalmamalı. Biz, üstümüze düşen görevi yapıp, BM’e durumu aktaracağız. Afganistan ve diğer bu tür katliamlarda rol aldığı gibi burada da aktif rol alması gerekiyor. Bunun sağlanması içinde Dışişleri Bakanlığının BM’i harekete geçiren girişimlerde bulunduğunu biliyorum.

Biz, Musul’un işgalini asla kabul etmiyoruz.  Bu olayların "Kuzey Irak Petrol Anlaşmasına" denk gelmesi, İran Cumhurbaşkanının Türkiye’de bulunurken Musul’un işgali, bunlar hep düşündürücü şeylerdir. Biz, dolayısıyla petrole yönelik, Türkiye’nin büyümesine yönelik bu adımlarında dışarıda atıldığını biliyoruz. Ama biz, bize kurulacak hiçbir oyunun içerisinde de olmayacağız. Ama kimsenin bizi ve insanlarımızı da tehdit etmesine müsaade etmeyeceğiz.

Reyhan Aydın:  Sayın Vekilim, kamuoyunda sürekli Alevi-Sünni ve Kürt-Türk çatışması yaratılmaya çalışılıyor. Sizce bunu kimler neden yapmaya çalışıyor?

Cuma İçten:  Türkiye de Alevi-Sünni çatışması Cumhuriyet döneminden beri yaratılmaya çalışılıyor. 1938 Dersim olaylarında oradaki vatandaşlarımız kadın çocuk demeden katledildi. Peki, bu katliamları yapan kimler? Bu emirleri veren kimler? Bu olayların mağdurları şimdi nerde? Biz bunları biliyoruz. Bu yazıyı okuyanlarda bence bir araştırma içerisine girsinler. Bu çok önemli bir şey. Diğer bir konu Alevilerde, Sünnilerde ,Kürtlerde, Türklerde, Boşnaklarda bu ülkenin vatandaşıdır. Hepimizin aidiyet duyguları var. Vatanımız , ay yıldızlı bayrağımız bizim ortak aidiyet duygumuzdur. Ve dolayısıyla bir arada yaşayacağız. Biz yüzyıllar boyunca da yaşadık, Osmanlıda da yaşadık..Diyarbakır’da biz; Ermenilerle , Yahudilerle bin yıl yaşadık.Onlar bize saygı gösterdi. Biz de onlara saygı gösterdik. Cumhuriyetle birlikte bu ve buna benzer Türk-Kürt, Alevi-Sünni, Müslüman-Gayrimüslimler arasındaki kavgalar hep deşildi.Ama hiçbir zaman tutmadı.Ve hiçbir zamanda zaten tutmayacak. Çünkü herkes sağduyulu davranmaya çalışıyor.Burada sağduyulu davrana Aleviler var, onlara çok teşekkür ediyorum.Burada sağduyulu davranan bir Sünni kesim var onlara da çok teşekkür ediyorum. 

Örneğin benim kardeşim; bir Aleviyle evli. Yani ben eğer Alevileri farklı bir gözle görmüş olsaydım. Kardeşimin bir Aleviyle evlenmesine müsaade etmezdim. Ama ben şuan gelinimden de memnunum eminim gelinimiz de kardeşimden memnundur. Gerçek olan şu ki; özel hayatımızda bu kavgalar yok aslında. Bu kavga politika sahnesindeki birileri rant elde etmeye çalışan, ülkenin huzurundan rahatsız olanların bir oyunudur. Bu oyun dünde tutmadı, bugün de tutmayacak. Ben, Alevilerle aynı vatanda, aynı bayrak altında yaşamaktan onur ve şeref duyuyorum. Birçok Alevinin de benim gibi düşündüğüne eminim.

 

Reyhan Aydın: Sayın Vekilim, tüm olayların ve siyasi gündemin bu kadar yoğunlaşmasının Ak Parti’nin yumuşak karnı olan, Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle bir bağlantısı var mıdır? 

Cuma İçten: Türkiye bu coğrafyada medeniyetler kurulduğundan beri, ilk defa bir liderini kendi özgür iradesiyle seçecek. Bunu on bin yıllık insan tarihini bile ele alarak konuşabiliriz. Yani ilk defa millet, kendi iradesiyle, kendi Cumhurbaşkanını seçiyor. Osmanlı zamanında böyle miydi? Değildi, babadan oğul’a geçiyordu ve halifelik, padişahlık vardı . Onun öncesinde Selçuklularda da bu böyleydi, Urartularda da bu böyleydi, Akkoyunlular’da da bu böyleydi. Dolayısıyla ilk defa kendi liderimizi seçeceğiz ve ben kendi görüşümü ifade ediyorum. Sayın Başbakanımızın, Cumhurbaşkanı olması gerektiğine inanlardanım. O da şundan dolayı, madem ilk defa millet kendi Cumhurbaşkanını seçecek bu hakkı elde eden kişi bana göre Recep Tayyip Erdoğan’dır. İlk defa halkın iradesiyle gelen kişi çok güçlü olacak ve Anayasadaki tüm haklarını kullanacak.Bugüne kadar hiçbir Cumhurbaşkanı,

buna Abdullah Gül’de dahil olmak üzere, Anayasa’nın kendisine vermiş olduğu hakları sonuna kadar kullanmamıştır.Kullanmamasındaki en büyük gerekçede; bütün Cumhurbaşkanları için bunu söylüyorum.Kendilerinin halk tarafından değil, meclis tarafından seçilmiş olmasından kaynaklanıyordu.Meclise ve hükümete olan saygınlığından kaynaklanıyordu.Başbakanın kumuş olduğu, hükümet ve meclis Cumhurbaşkanını seçiyor.Onların önderliğinde seçilen birisi nasıl onlara karşı gelebilir? Gelmesin, zaten millette bunu kabul etmez. Ama şimdi Cumhurbaşkanını halk seçecek, bunu sonucu olarakta, Cumhurbaşkanı bütün yetkilerini kullanacak. Madem Cumhurbaşkanının yetkileri, hükümetin yetkilerinden daha fazladır. Daha etkin ve daha güçlüdür. O zaman bu hak Recep Tayyip Erdoğan’ındır. Bana göre, Recep Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı adayı olmalıdır. Aday olduğunda da eminim ki, ilk turda seçilecektir. Çünkü kendi şahsi oyu Ak Parti oylarından daha fazladır. Çünkü Sayın Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan zalimlere karşı dik duran ve acımasız; mazlumlara karşı alçak gönüllü, mütevazı ve himayekâr biridir. Böyle bir tabi ki, Cumhurbaşkanı olursa küresel ve ekonomik gücü bulunduran kişileri rahatsız eder. Adamlar diyecek ki“ Biz bu adamla Başbakanken baş edemiyorduk, birde bu Cumhurbaşkanı olursa bizim hayatımız kaydı demektir.” Yani böyle bir adam Cumhurbaşkanı olursa biz ne yapacağız. İşte zalimlerin yürekleri şimdiden hopluyor. Zaten, Başbakanın orada oturmasından dolayı rahatsızlık duyanlar, bu son bir yıldır bütün yapılan terör eylemleri, hatta Musul’un işgal edilmesi petrole dayandırılmış olsa bile, her ne kadar çözüm süreci provaka etmiş olsa bile bunların parçalarından biriside Cumhurbaşkanlığı seçimleridir. Recep Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olmasını istemeyen güçler, bu terör eylemlerinin içerisinde oluyorlar.Ama unuttukları bir şey var.Millet, Recep Tayyip Erdoğan’ı istiyor.Sayın Başbakanımızda istişareye önem verdiği için henüz daha net olarak ben yüzde yüz kesin aday olacağım dememiştir. Ama Cuma İçten’in gönlünden geçen Recep TayyipErdoğan’ın Cumhurbaşkanı olmasıdır. 

Reyhan Aydın: Sayın Vekilim son bir sorumuz var, Soma’daki taşeron işçiler yasası rafa kaldırıldı. Bu yasa ne zaman gündeme yeniden gelecek? 

Cuma İçten: Bu yanlış bir bilgi, Soma ile ilgili yasa rafa kaldırılmadı. Öncelikle orada ölen bütün vatandaşlarımıza Allahtan rahmet, ailelerine başsağlığı ve sabır diliyorum Biz şuan, meclis gündeminde bu konuyu konuşuyoruz. Soma Araştırma Komisyonu da kuruldu. Ama şunu yapıyoruz; bir gün dahi kömür ocaklarında çalışanlar, çalıştıkları ilk gün bile “Allah korusun” bir şey gelse, hemen emekli olma hakkı doğmuş oldu. Kömür ocaklarında çalışanlar, diğer meslek dallarında çalışanlardan 5 yıl daha erken emekli olacaklar. Soma da olan olaylarla ilgili de birçok sosyal hakları yeniden düzenliyoruz. Kurmuş olduğumuz komisyon, orada ihmali olan kişilerde tespit edecektir. Bu konuyu detaylı araştırıp, ihmali olanlara da bunların hesabı sorulacak.

Biz Ak Parti hükümeti olarak, 12 yıldır sosyal devlet algısını oluşturmuştur. Sadece kömür ocaklarında çalışanlar için değil bu, eskiden evinlerinde yaşlı ve engelli insanlarımıza imkânsızlıklardan dolayı bakılamıyordu. Şimdi ise devlet engelli vatandaşlarımıza bakıcı tahsis ediyor, o bakıcıya asgari ücret ödüyor. Engelli maaşı veriyor. Sağlık giderleri de ücretsiz karşılanıyor. Bundan 10 yıl önce, bunlar bu ülkede hayaldi.Devlet sosyal bir devlet oldu.Çocuklar için çıkan yeni yasalar, yaşlılar ve kadınlarımıza yönelik yasalar ve Sosyal Politikalar Bakanlığının yürütmüş olduğu politikalarla, gurur ve övünç duyuyoruz. Dolayısıyla her konuda olduğu gibi, Soma konusunda da gerekenler yapılacaktır. Araştırma komisyonun raporları doğrultusunda hareket edilecektir.

Reyhan Aydın: Sayın vekilim, vermiş olduğunuz bilgiler için çok teşekkür ediyorum. 

Cuma İçten: Ben teşekkür ederim.

SİVİL HABER

    Yorumlar

banner292
HAVA DURUMU
Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:
banner263
EN ÇOK YORUMLANANLAR
BUGÜN
BU HAFTA
BU AY
SAYFALAR
e-gazete
  • http://www.bugun.com.tr/
SENDE YAZ
Ziyaretçi Defteri
Ziyaretçi Defteri

Siz de yazmak istemez misiniz?

Ziyaretçi Defteri
ARŞİV