İLESAM KÜLTÜR EVİNDE “SEZAİ KARAKOÇ” KONUŞULDU

İLESAM Kültür Evi, 30.03.2013 tarihindeki Cumartesi söyleşisinde Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Araş. Gör. İsmail Kekeç’i konuk etti.

İLESAM KÜLTÜR EVİNDE “SEZAİ KARAKOÇ” KONUŞULDU
 İLESAM KÜLTÜR EVİNDE “SEZAİ KARAKOÇ” KONUŞULDU (30 MART 2013)

İLESAM Kültür Evi, 30.03.2013 tarihindeki Cumartesi söyleşisinde Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Araş. Gör. İsmail Kekeç’i konuk etti.


Açılış konuşmasını yapmak üzere kürsüye gelen İLESAM Genel Başkanı Mehmet Nuri Parmaksız, 22 Mart tarihinde başlayan 7.Ankara Kitap Fuarında İLESAM’ın stant açtığını, üyelerinin geçen sene olduğu gibi bu sene de kitaplarını okurları ile buluşturduğunu, imza günü düzenlediklerini belirterek günün söyleşi konusu olan Sezai Karakoç’un ve şiirlerinin kendisi için önemli olduğunu dile getirdi. Karakoç’un ünlü akrostiş şiiri Mona Roza’dan bahseden Parmaksız, kısa bir süre sonra yayınlanacak olan, içinde aşka dair denemelerin bulunduğu kitabında da yer alan bir rivayetten bahsederek Sezai Karakoç ve Cemal Süreya’nın aynı kıza sevdalandıklarını, bu kızın isminin Muazzez Akkaya (Mona Roza şiirinin ithafen yazıldığı hanım) olduğunu, sonrasında iddiaya girdiklerini ve iddiayı kaybetmesi üzerine Cemal Süreya’nın soyadındaki diğer “y” harfini kaldırttığı bilgisini katılımcılarla paylaşarak konuşmasını yapmak üzere Araş. Gör. İsmail Kekeç’i davet etti.


Konuşmasını “şiir ve şair” olarak iki aşamada aktaran Kekeç, konu hakkında şunları söyledi:

“Şiiri hakikat ile bir ‘Tanrı armağanı’ olarak gören Karakoç’un bu ilahi lütfün gereğini yerine getiren şairlerden olduğunu söylemek mümkündür. 

Şiirin aynı zamanda şair için bir otobiyografi denemesi olduğunu da söyleyen Karakoç, şiiri yoğun bir deneme olarak nitelendirir: ‘Damlanın yağmuru anlatması, dalganın denizi hikâye etmesi gibi, yoğun bir deneme. Bir anıda bir hayat, bir an’da bir ömür toplayan bir billurlaştırma işi ve olayıdır şiir.’

Şiirin ve şairin öldüğünü iddia edenlere de pek aldırış etmez. Ona göre, kıyamete kadar şiir de, şair de varlıklarını devam ettireceklerdir: ‘Çünkü: insan ölmeyecektir. Çünkü: hakikat ölmeyecektir.’
Aşk ve sevginin hükümranlığı zaten her devirde şiirde kendisini hissettirmiştir. Bu duyguların bizzat muhatabı olan insan da doğal olarak şiire konu olmuştur. Tıpkı bizim şairlerimiz gibi Batılı şairlerden olan Lamartine’in, Rimabaud’nun, Baudelaire’in şiirinin çatısını kuran da yine insandır. Karakoç şiir-insan ilişkisiyle ilgili tezini de son kertede sunar: ‘İnsansız şiir tez ölür.’

Şairin genel hatlarını da ‘pergünt üçgeni’ adını verdiği, üç ilkeyle ele alır. Bu üç ilkeyi kendi cümleleriyle şöyle özetleyebiliriz: 

1. Şair kendi kendisi olmalıdır. Bunun yegâne yolu da, değişime ve başkalaşmaya açık olmasıdır.
2. Şair, kendisine yetmelidir. Kendi evrenine giren eşyaya özgürlük verebilmeli, ama kendi cevherinden bir şeyler katarak yapmalıdır bunu.
3. Şair, kendisinden memnun olmalıdır. Bir gururlanma olarak değil, eserin şairini sevinçle titretmesi şeklinde. Eser önce kendisini doyurmalı.


Gelenek hakkında somut bir fikir edinmek için, Divan şiirimizi kuşbakışı bir gözle görmenin yeterli olacağını söyleyen Karakoç, Divan şiirini İslâm şiirinin üçüncü büyük atılımı olarak görür. Arap ve Acem edebiyatıyla aynı kökten beslense de orijinalliğe kavuşmuştur. Karakoç’un orijinallikten kastı ise: ‘Köksüz ve geleneksiz olmak değil, tam tersine, çok cepheli, engin bir gelenek temeli üzerinde yeni olabilmek’tir".

Gazel, kaside ölmüştür diyenlere de katılmamaktadır, Karakoç. Küçük aşk şiirlerini gazelin bir süreği saymakta, günümüzdeki doktrinlere, sistemlere olan bağlılığı da kasidelerdeki kişilere olan bağlılığın, farklı bir biçimi olarak algılamaktadır. Mesnevilerse, kitaplık çaptaki şiirlere denk düşmektedir ona göre.

‘Medeniyetin uzağı duyma, görme ve yakalama gücü olan’ şairler başlarına gelenlerden sürekli şikâyet ediyorlarsa, aldanmamamız gerektiğini, aslında onun şikâyetlerinin, her birimizin şikâyetleri olduğunu ifade eder. Tek başına hepimizin çilesini yüklenen şair sayesinde şahsî acılarımız hafifler, çekilir hale gelir.

Milletiyle en çok özdeşleşen sanatçı olarak da şairi görür Sezai Karakoç:

‘Şairler, bir milleti en çok temsil eden sanatçılardır. Müzik, ses, resim, çizgi ve renk malzemesiyle çalıştığı halde, şair, doğrudan milletinin konuştuğu dil hazinesinden eserinin hamur ve mayasını hazırlayacaktır. Milletiyle en çok özdeşleşen sanatçıdır şair. Şairlerini unutmuş bir millet, kendi benliğini unutmuş ve yitirmiştir dense mübalağa olmaz.’

Şairlerin ahlâkı hakkında çıkarımlar yaparken biyografilerinde anlatılan serüvenlerle sınırlamamak gerektiğini, şairin ahlâkını şiirinde, bazen susmasında, davranışlarının özünde aranılması lüzumunun altını çizer. 

Şair bir ‘kader cambazı’dır aynı zamanda. Öyle ki: ‘Şair, yılanın tepesinde gül açtırmak, akrebin ağzında tebessüm vücuda getirmek, deve sırtında dans etmek gibi bir kader cambazlığının adamıdır.’

Şair dalkavuk değildir, samimidir. Sabrederek anlaşılmayı ve ulaşılmayı bekler. İnsanlara güç vermek maksadıyla, gerektiğinde gönül okşayıcı, gönül alıcıdır. Yeri gelir, kavgasını verir, an gelir en özverili bir şekilde barışı da o imzalar insanlarla ve insanlıkla.

Şaire, böyle yüce bir misyon yükleyen Sezai Karakoç, onun hangi şartlarda da kendi kendisinin ipini çekeceğini söyler. Zulmü alkışladığı, yurduna göz koyanların çağırıcısı ya da günün adamı olduğu zaman şair, en hazin bir ölümle ölmüş olacaktır. Şairin ve şiirin yüzkarası olarak anılacak bu şairler, Karakoç’un gözünde ‘yitik şairler’dir. 

Şairin bizden birkaç asır önceden yürüdüğünü söyleyen Karakoç, ilerde yaşantımızda, dolayısıyla toplumumuzda ne görmek istiyorsak, bugünden onu şiire yani edebiyata sokmamız gerektiğinin de altını çizer, çünkü ‘Bugün şiir ve edebiyata giren, yarın hayata girecektir.’

Konuşmasının akabinde kendisine yöneltilen soruları da cevaplayan Kekeç, genç yaşına rağmen bilgi birikimine hayran bıraktığı dinleyicilerin beğenisini kazandı. 


Etkinliğin ilk yarısının sona ermesinin ardından bu güzel söyleşinin anısına İsmail Kekeç’e İLESAM Genel Başkanı Mehmet Nuri Parmaksız tarafından bir Teşekkür Belgesi takdim edildi.



Orhan Vergili’nin sunumunu yaptığı etkinliğin ikinci yarısında aşk, vefasızlık, İstanbul, ilkbahar, Anadolu, vatan, yaşamak, Çanakkale Savaşı, dünya-mahşer, bölüşmek, sevgi, acı kahve, kumsaldaki izler, hayatın kısalığı, Acem Kızı, gülmek-ağlamak, Allah, Kâbe, Ankara temalarını içeren şiirler katılımcılara keyifli dakikalar yaşattı. 


İsmail Özmel, Atıf Selçuk, Sevgi Yücebaş, Ayhan Özmen, Küçük Satı, Niyazi Bali, Mediha Uzar, Necati Aslan, Şakir Susuz, Berran Yalçın, Hanifi Coşkun, Aşık Dudai, Rıfat Kaya, Füheyda Biçer, Orhan Vergili, Suna Güvel, Tuncer Ulusoy, Sibel Unur Özdemir, İbrahim Yaman, İsmet Bora Binatlı, Mehmet Sevinç Ergun, Hatun Tülin Şener, Yeter Bektaş, Muhammed Pinaloğlu, Mahir Ünat, Abdullah Çağrı, Elifçe ve Fatma Kalkan etkinliğe katılan isimler arasındaydılar. 






Zamanın içinden bir Cumartesi etkinliği daha su misali akıp gitti işte anılarda yerini alarak.

HABER ve FOTOĞRAFLAR: Sibel UNUR ÖZDEMİR

YAYINA HAZIRLAYAN: NUR ERSEN

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner309

banner225

banner209